![]()
![]()
Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un Trabzon’da savaş gemisinde yaptığı açıklamalar herkesin aklına “cuntacıları koruyor” fikrini getirdi.
Orgeneral İlker BAŞBUĞ birlikte hareket ve işbirliği istemesine rağmen, açıklamanın yapıldığı yer, açıklamanın içeriği ve üslup bakımından bakacak olursak işbirliği değil, TSK’nın isteklerinin yapılmasını istiyor.
TSK’yı yıpratmak için “psikolojik harekat” yürütüldüğünü iddia eden Org. İlker BAŞBUĞ’a kısmen de olsa katılmıyor değilim. Ayrıca psikolojik bir yıpratma yapıldığını savunanların sayısı da oldukça fazla…
Ama olaylara farklı pencereden bakalım.
TSK’ya karşı bu psikolojik harekat niçin yapılıyor?
Ergenekon terör örgütünün ortaya çıkarılmasından sonra, TSK içerisinde büyük bir cuntanın olduğu anlaşıldı. Birçok suikast, kaos, siyasi ve darbe planları ortaya çıkarıldı. Bu planların çoğunun altında askeri personel imzası var. Resmi olarak imzası olmayanlarda da tanık ve ifadeler neticesinde askeri personel bağlantısı var.
Üsteğmenlerden tut binbaşına, albaylarından tut generallerine kadar birçok askerin ismi gündemde.
“Görünen köy kılavuz istemez” misali, TSK’ya karşı psikolojik bir harekat varsa, ki var olduğu görülüyor. Bunun haklı bir baskı olduğunu anlamak lazım.
TSK’ya karşı bu psikolojik harekat yapılmazsa, askeri kimlikler arkasında saklanan cuntacıları ortaya çıkarmak hiç de kolay olmayacak. Bir baskı oluşmalı ki sonucunda cunta tek tek dökülüp ortaya çıkmalı, çıkıyor da…
Bizler bu ülkenin insanları olarak Sayın Org. BAŞBUĞ’dan isteğimiz;
“yapılan psikolojik baskılara karşı medyayı ve sivil yargıyı eleştirerek savunmaya geçmek ve “cuntacıları koruyor” hissi uyandıracak basın açıklamaları yapmak yerine, TSK içerisindeki cuntayı ortaya çıkarmak için uğraşmalı.
“Sayın İlker BAŞBUĞ’un “gelişmelerden rahatsızız” sözü günlerdir manşetlerde. Sayın İlker BAŞBUĞ, TSK cuntacılardan ve kendilerini devletten üstün görenlerden arınmadıkça, sadece siz değil o koltuğa kim gelirse gelsin rahat olamayacak. “
Sayın İlker BAŞBUĞ’un “böyle durumlarda TSK ile işbirliği yapılmalı” sözüne tüm samimiyetimle katılıyorum. Fakat;
Sayın BAŞBUĞ neden TSK’nın arşivlerini açmıyor? Ya da neden sivil yargıyı karargaha sokmuyor?
Bu konulardaki dikkat edilmesi gereken en ince nokta askerin siyasete karışmamasıdır. Arjantin askeri kurumları siyasetten çıkarmak için 30 yıl uğraştı.
Biz Türkiye olarak daha yolun başındayız.
akin_altin55@hotmail.com
AKIN ALTIN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Dersim olaylarını tarih kitaplarında bulmak imkansız. Çünkü hiçbir kurum bu ayıbı kitaplara koyacak cesareti gösteremez…
Dersim olayları adı ile tarihe kazınan bu olaylar aslında Osmanlı döneminde bile var olan bir durumdu. Bir osmanlı paşasının “her yeri fetheyledik dersim’i fethedemedik” demesi bile bu bölgenin ayrıcalığını ortaya koymaya yeter.
Bu olayların ilk başlangıcı 1924 ve 1930 yıllarında yeni kurulmuş olan Türkiye cumhuriyetinin Dersimi türkleştirme ve yasalarını kabul ettirme çabası ile ortaya çıktı.
Yani asimile edilmeye çalışılmış.
O dönemde musul sorunu ile uğraşan devlet Dersim konusunun üzerine gidemedi. 1935 yılında Erzurum, Tunceli, Elazığ, Sivas bölgesinde genel bir valilik kuruldu. Bu valiliğin başına Dersim Valisi ve Kumandanı sıfatıyla Abdullah Alpdoğan atanır.
Aslında Abdullah Alpdoğanın oraya atanmasındaki asıl neden o bölgenin kontrolünü ele geçirip bölgenin Türkleştirme çalışmalarını hızlandırmak ve yasaları o bölgelere de uygulamaktı. İlk hedef DERSİM’in kontrol edilmesiydi. Dersim yöresi yani bugünki Tunceli, çok dağlık ve geçilmesi zor bir bölge idi. Vali Abdullah ALPDOĞAN’ın yapmaya çalıştığı ilk iş bölge insanlarını Türkiye’nin farklı bölgelerine göç ettirmekti. Tabii bu o kadar da kolay değildi.
Bu bölgedeki insanları devlete bağlayan hiçbir etmen yok gibiydi. Yeni devlet kurulduğunda bile kürt vatandaşlarımızı bağlayan tek etmen din olmuştu. Dersim çok farklıydı. Din bile ortak nokta değildi.
Vali Abdullah Alpdoğanın yaptığı baskılara yöre halkı direnişle karşılık veriyordu. Seyit Rıza, askeri vali Alpdoğan’dan tekrar tekrar Tunceli Kanunu’nun iptalini ve Dersim’in ulusal haklarının tanınmasını talep eder. Alpdoğan’ın buna yanıtı işgalci orduları Dersim’e sürmek olur.
Aslında bilinmesi gereken asıl nokta da buydu. Dersim halkı isyan etmemişti. Kendilerine yapılanlara direniş gösteriyordu. Direnişin aşılamayacağını anlayan vali Abdullah Alpdoğan belkide tarih boyunca unutulmayacak ve devletimizin bir leke olarak taşıyacağı bir emir verdi. Askerleri halk ile çatışmaya soktu. Hava kuvvetlerinin de desteği ile binlerce insanımızı katletti.
Bir ülke içerisinde yine bu ülkenin insanlarının çıkarmış olduğu etnik bir sorun askeri yollar ile ortadan kaldırılmaz. Askeri yollara başvurmak, kırmak, öldürmek hiçbir zaman sorunların çözülmesini sağlamaz. Sadece sorunların içeri atılmasını ve aradan yüz yıl dahi geçse tekrar ortaya çıkmasına neden olur.
Direniş sırasında halkının katledildiğini gören Kürt aşireti liderlerinden Seyit Rıza halkının öldürülmemesi için teslim olur ve idam edilir.
Seyit Rıza idam edilmeden hemen önce söylediği sözler bugün bile herkesin olayları anlaması ve azıcık bile olsa bölge insanının yaşadıklarını hissetmeye yardımcı oluyor. İdam edilirken yanın bulunan askerin(Abdullah Çiftçi) anlattıkları ve yaşananlar şöyle;
“Biz Seyyid Rıza'yı aldık. Otomobil' de benimle polis müdürü İbrahim'in arasına oturdu. Jeep Jandarma Karakolunun yanında ki meydanda durdu. Seyyid Rıza sehpaları görünce durumu anladı.
- Asacaksınız, dedi ve bana döndü.
- Sen, Ankara'dan beni asmak için mi geldin?
Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü.
Savcı namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.
- Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz. Dedi.
Bu sırada Fındık Hafiz asılıyordu. Asarken iki kez ip koptu. Ben, Fındık Hafız asılırken görmesin diye pencerenin önünde durdum. Fındık Hafız'ın idamı bitti...
Seyyid Rıza'yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Seyyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti:
“EVLADI KERBELAYIK! ... BÎHATAYIK. AYIPTIR. ZULÜMDÜR! .. CÎNAYETTÎR! ...,, dedi.
Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingene'yi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayaği ile bir tekme vurdu. İnfazını gerçekleştirdi... »
Yıllar önce kanlı bir şekilde bastırılan ve yok edildi sanılan bu etnik sorun bugün tekrar gündeme geliyorsa ve yine Onur Öymen gibi bazı siyasetçiler tarafından 1930 lu yıllardaki gibi çözülmesi gerektiği savunuluyorsa, bu milletimizin hala tarihten ders almadığını ve askeri operasyonlar ile etnik sorunların çözülemediğini gösterir…
Burada herkesin yapması gereken en önemli görev tarihten ders almak ve sorunları hoşgörü çerçevesi içerisinde insan haklarını ihlal etmeden çözmeye çalışmaktır.
AKIN ALTIN
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Günlerdir medyanın gündemini kaplayan “Dursun ÇİÇEK ve AKP’yi bitirme planı” tartışmalarına Genel Kurmaylıktan cevap geldi. Hafta içerisinde yapılan basın toplantısında, günlerdir ülkemizin gündemini kaplayan Albay Dursun ÇİÇEK konusuna açıklık getirildi.
Bu açıklamanın en dikkat çekici kısmı ise, medyanın günlerdir iddia ettiği haberlerin tam tersi bir açıklama olması herkes tarafından şaşkınlık içerisinde karşılandı. İlk olarak Albay Dursun ÇİÇEK savcılığın ifade vermek için çağırıldığı halde savcılığa gitmediği haberi yayılmıştı. Bu habere karşılık verilen cevap, medyayı eleştirel nitelikte oldu. Genel Kurmaylığın açıklamasında, ıslak imzalı belgenin ortaya çıktığı günden bugüne(06/11/2009) kadar Albay Dursun ÇİÇEK’İN ifade vermek için çağırılmadığı açıklandı. Bu açıklamanın son cümlesi, Askeri kurumlarımızın her zaman yasalara uyacağının kanıtı gibiydi. Son cümle; “eğer savcılık bizden personelimizi ifade için çağırırsa daha öncede yaptığımız gibi göndeririz.” Bu ifade günlerdir medyanın ortaya attığı iddiaları çürütmeye yetti.
İkinci olarak, ıslak imzalı olduğu tespit edilen belgenin askeri savcılığa ulaşmadığı ortaya çıktı. Albay Dursun ÇİÇEK soruşturmasını sivil savcılık ile askeri savcılık bir arada yürütüyor. Ancak ıslak imzalı belgenin orijinalinin askeri savcılığa ulaşmadığı ortaya çıktı. Askeri savcılık belgenin orijinali elinde olmadığı için soruşturmayı belli bir noktaya kadar götürebiliyor.
Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, iki savcılık arasındaki diyalog. Askeri savcılık soruşturmanın kendi içlerinde de devam edebilmesi için orijinal belgeyi istiyor, sivil savcılık orijinal belge yerine fotokopisini gönderiyor. Peki, askeri savcılığın belgenin orijinalini askeri savcılık istediği halde göndermeme yetkisi var mı? Bu sorunun cevabını, kısa bir süre önce medya tarafından “gece yarısı yasası” olarak adlandırılan Ceza muhakemeleri kanununun 250. Maddesinde bulabiliriz. Yeniden düzenlenen bu maddeye göre “askeri savcılığın istediği bir belgeyi sivil savcılığın gönderme zorunluluğu ortadan kaldırıldı ve bu yetki sivil mahkemelere verildi. Yani belgenin gönderilme zorunluluğu yok. Ama isteğe bağlı olarak gönderilebilir.
Bu gösteriyor ki, “iki kurum arasında bir güvensizlik” ortaya çıkmış. Son bir yıl içinde askeri kurumlarımız ile ilgili ortaya atılan iddiaları göz önüne alacak olursak, “askeri kurumlarımız yıpratılmaya mı çalışılıyor?” dememek yanlış olur.
Ergenekon terör örgütünün ortaya çıkarılmasından sonra askeri kurumlarımızın üzerine çok fazla gidildi. Suçlu olanları tespit etmeye çalışmak doğru ama suçluları bulmaya çalışırken suçsuz olanların da arada yıpratılması hiçbir yasa ile açıklanamaz.
Askeri kurumlarımız hiçbir zaman kendisini devletimizden ve milletimizden üstün görmemeli ve kendisine verilen görevleri canı pahasına yerine getirmelidir. “askeri kurumlarımız kendilerini milletten üstün görmemeli” demek, askeri kurumlarımızın psikolojik baskı altına alınarak yıpratılıp, yok edilmesi anlamına gelmiyor. Milletimizin böyle bir ortamda yapması gereken; kendi iradesini, milli birlik ve bütünlüğünü koruyarak güvenlik güçlerimize ve askeri kurumlarımıza sahip çıkmasıdır.
AKIN ALTIN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İlk izlerine Adnan menderes döneminde rastlayıp, o günlerden bu günlere kadar sürekli iç içe yaşadığımız bir sistemden bahsediyorum. Bu sistem nasıl oluyorsa kendini devlet olarak gösteriyor, devletten kendini büyük görüyor ki ülkemizde yapılan darbelerin arkasındaki yapılanma olarak günümüzde belgelerle ortaya çıkmaya başladı. Kimileri buna derin devlet, teşkilat, örgüt vs. değişik isimlerle hitap etti. Ama kim oldukları ortaya çıkmadı. Son olarak “AKP ve GÜLEN’i bitirme planı” adı altında taraf gazetesinde ortaya atılan iddialar yine aynı yapılanmanın izlerini taşıyordu. Ordu kendi elemanını savunurken, ortaya çıkarılan deliller suçluyordu. Mahkeme bu belgeyi hazırlayan dursun çiçeği tutukladı. Ama nasıl oldu bilinmez birkaç gün içinde başka bir Hakim serbest bıraktı. Belge için sahte, fotokopi, düzmece denildi üzeri örtbas edildi. Ama şimdi yine açılan bu belge ortalığı karıştırdı. Çünkü sahte, fotokopi, düzmece denilen belgenin orijinali bulundu. Islak imza olduğu belirlenen belge, Dursun ÇİÇEK imzalı ve yine gündemi değiştirmeye yetti. Şimdi bütün konunun genelinde dikkat edilmesi gereken önemli ayrıntılar var. Albay Dursun ÇİÇEK, belgeyi hazırladığını reddetti. Ama önemli bir konu bu. Çünkü AKP hükümeti iktidara geldiğinden beri sürekli bu tür belgeler gündeme getirilmeye çalışılıyor. Hala milleti istediği gibi yönlendirmeye çalışanlar kim? Hala gündemi istediği gibi yönlendirenler kim? Hala kendisi devletten, hükümetten büyük görenler kim? Yönetimi istedikleri gibi değiştirmeye çalışanlar kim? Bu soruların cevabını genel olarak düşündüğümüz de Adnan menderes dönemine kadar geri gidip benzerlikleri bulabiliriz. Yapılan planlar bizlerin yıllarca dilden dile duyduğu şekilde hazırlanmış. Yani hep aynı senaryo oynuyor. Bir millet askerine güvenmezse kime güvenebilir ki. Asker kendini devletten ve milletten üstün görüyorsa bu ülkede demokrasi ve yeniliklerden bahsetmek çok zor. Çünkü sürekli olarak başında eli silahlı ve sadece kendi çıkarlarına göre hareket eden bir yönetim sistemi var. Böyle bir ortamda ne kadar demokrasiden bahsedilebilir. Askerimiz milletimizin en çok güvendiği bir oluşum olmalı ve askerimizin başında ki Genel Kurmay Başkanımız en güvenilen ve adaletine inanılan bir insan olmalı. Ama gel gör ki sayın Genel Kurmay Başkanımız Albay Dursun ÇİÇEK’i savunmaktan vazgeçmiyor. Suç unsuru olarak gösterilen belgenin orijinali dahi bulunmuş olmasına rağmen bu tavrından vazgeçmiyor. bu konuda yapılması gereken asıl görev bir şüphe varsa araştırmak, ifadesini almak, suçu varsa yargılamak, yoksa tabiki serbest bırakmak. Bu davranışlar bana Ergenekon terör örgütünün haklılığını savunan Baykal’ı hatırlattı. Bu mantığı anlamak mümkün değil. Devlet içinde devlet olmuş bir örgüt açığa çıkarılmış. Ülkemizdeki birçok cinayetin sorumluları olduğu kanıtlanmış, öldürdükleri birçok önemli insan nedeniyle bu ülkeyi çıkmaza sokmaya çalışmış, ordu içinde bir örgüt kurmuş olan ve bu suçlardan dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen bu örgüt için, “ben Ergenekon’un avukatıyım” diyen Baykal, acaba neyi savunduğunun farkında mı? Yoksa bende bu örgütten biriyim mi demeye çalışıyor? Anlamak mümkün değil. Bu ülke için en doğru olanı bağımsız bir millet, siyasete karışmayan bir asker ve ülkenin refahı için çalışan devlet adamlarıdır. Ama günümüze bakılacak olursa, büyük hayaller mi kuruyoruz demekten kendimi alamıyorum... AKIN ALTIN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
2009 yılı Türkiye’nin eski sistem ve anlayışından kurtulduğunun kanıtlarıyla dolu bir maratonda geçiyor.
Bu sistemden bahsedecek olursak, Atatürk’ün ölümünden sonra herkes bizim düşmanımız olmuş, biz herkese düşman olmuş, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” sözü sadece tabelalarda kalmış ve bırakın dış düşmanlığı kendi içimizde düşman olmuşuz. Hükümetler gelip geçti, bunlardan bir elin parmağı kadar olanları bu sistemi düzeltmeye çalıştı. Onlara da ordu engel oldu.
Günümüzde hükümetin yaptığı politikalar değişimin olacağını çoktan haber vermişti. Yıllarca değişimi engelleyen kesimleri ve illegal örgütlenmeleri açığa çıkararak başladı bu işe… Bunlardan en büyüğü Ergenekon…
Bana göre ordu içinde büyük bir yapılanmaya sahip, Türkiye’deki birçok faili meçhul cinayetlerin sorumlusu olan ve belki de Türkiye’deki darbeleri gerçekleştiren bir derin devlet yapılanmasının devamı olan “Ergenekon Terör Örgütünün” ortaya çıkarılması ve yargılanması bu ülkenin artık değiştiğinin ilk kanıtıdır.
Fakat bu değişime ayak uyduramayan muhalefet, siyasi kireçlenmeye uğramış olacaklar ki, eski düzende ısrarları devam ediyor. Baykal ve Bahçeli her açılıma hayır demeye devam ederken açılımlar ülke içinde ve ülkeler arasında devam ediyor.
Ermeni açılımı; çocukluğumdan beri “ermeni” kelimesinden korkmuşumdur. Çünkü bize hep korkmayı öğrettiler. Bize neden korkmamız gerektiğini öğretmediler. Ben hiç ermeni görmedim. Bunlar nedir? Ne yer ne içer? Bizim gibi insan mı? Bilmeden hep duyduklarımıza inanarak korktuk. Sonradan öğrendim ki yıllarca adını duyarak büyüdüğüm Ermeniler, 2 milyon nüfusa sahip bir millet. Şunu sordum kendime, acaba milletimiz Ermenileri ne kadar tanıyor? Araştırma ve inceleme kurumunun sonuçlarına göre 70 milyon Türkiye’de %5 gibi küçük bir kesim Ermenilerin yaşayışını, kültürünü, nasıl biri olduklarını biliyor. Ermeni açılımını istemeyenlerin yüzdesi ise %43… çok ilginç %38 gibi büyük bir kesim Ermenileri tanımadığı halde onları istemiyor. Yani “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ve geçmişten gelen kültürel bir tepki.
Kürt açılımı, işin ilginç tarafı şu ki, kendi milletimize açılım yapıyoruz. Kürt açılımı meselesini hala anlayamayan muhalefet, olmayacak şeyleri atıp dururken açılım kendi içinde ilerlemeye devam ediyor. Muhalefetin anlayamadığı en büyük sorun şu ki azınlık olmayan bir milleti azınlık yerine koyması. Halkımız nedense kendisi okuyup öğrenmek yerine başkalarından duyduklarına inanmayı çok seviyor. Kürt halkının bu topraklardaki geçmişini inceleyecek olursak en somut örnekleri şunlardır; tarih kitaplarında Anadolu’nun Türklerin eline geçmesi sağlayan savaş olan Malazgirt savaşında Alparslan’ın 40 bin kişilik ordusunda 17 bin kişi ile ordunun neredeyse yarısını kaplayan 13 Kürt aşiretinin isimlerine ulaşabilirsiniz. Lozan antlaşmasında ermeni, rum, Çerkez vs birçok toplum Anadolu içerinde azınlık sayılırken, Kürt halkı azınlık değil Anadolu’nun ve bu toprakların sahibidir maddesi dikkat çekicidir. (Türkiye tarihi ansiklopedisi, 5. Cilt, kurtuluş savaşı, Lozan antlaşması maddeleri) Bu konuda anlaşılmayan ince bir ayrıntıda şudur; Kürdistan ismi bir ülke değil, şuan Kürt vatandaşlarımızın yaşadığı coğrafyanın adıdır. Nasıl ki İstanbul’dan Avrupa’ya kadar olan bölgenin adı Trakya, nasıl ki İstanbul’dan Sivas, Erzurum yöresine kadar olan bölgenin adı Anadolu, tıpkı bu şekilde şuan çoğunluğunu Kürt vatandaşlarımızın oluşturduğu bölgenin adı Kürdistan olarak geçiyor. Bu konuyu tüm tarihi kaynaklardan araştırıp bölgelerin isimlerini kontrol edebilirsiniz.
Türkiye’nin uyguladığı politikalara bakacak olursak, Atatürk’ünde dediği “yurtta sulh, cihanda sulh” şimdi yerini bulmaya başladı. Yıllarca komşularımızla doğru düzgün hiçbir ilişkimiz yokken şimdi kapılarımızı komşularımıza açıyoruz. Bu ülkenin paylaşılması değil aksine büyümesi ve güçlenmesi demektir. Türkiye’nin bölgedeki gücünü de göz önüne alacak olursak belki de Türkiye’nin liderliğini yapacağı çok büyük bir birlik ortaya çıkıyor. Yapılan açılımların hepsi “barış” sözcüğü etrafında toplanmış. Bu da şunu gösteriyor ki Türkiye artık kabuğunu kırdı. Geçmişin monotonlaşmış sistemlerinin ve politikalarının değiştiğinin en büyük kanıtıdır bu açılımlar.
Şimdi yapılması gereken en önemli iş, değişime ayak uydurmaktır. Değişime ayak uydurmak istemeyenler, geçmişin ağır yükü altında kalarak tarih sayfalarına gömülecekler. Bugün tüm dünya da barış rüzgârları eserken, ülkeler arasında barış ve siyasi antlaşmalar imzalanırken bunların dışında kalan bir ülke olmak, yok olmaya davetiye çıkarmaktır. Yüzyıllarca bu bölgenin kontrolünü elinde tutan bu milletin, kaybettiği kontrolü tekrar ele almasının zamanı gelmiştir. Bu nedenle ülkemizin geçtiği bu süreç hakkında söylenecek en güzel söz;
“ARTIK SIRA TÜRKİYE’DE…”
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı